Dolar 50,1498
Euro 55,9219
Altın 6.556,39
BİST 11.482,60
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Bursa 11°C
Parçalı Bulutlu
Bursa
11°C
Parçalı Bulutlu
Pts 15°C
Sal 13°C
Çar 18°C
Per 22°C

DUVARLARI İNSANLAR ÖRER, İNSANLIĞI İNSANLAR BÖLER!

DUVARLARI İNSANLAR ÖRER, İNSANLIĞI İNSANLAR BÖLER!
8 Kasım 2026 18:41
A+
A-

Din, dil, ırk, inanç, ideoloji ve sınıflar arasında yükselttiğimiz duvarların ardında kaybettiğimiz şey: İNSANLIK…
Duvarları insanlar örer, elleriyle…
Kimi taş taş üstüne koyarak, kimi bir önyargıyı büyüterek, kimi bir kimliği diğerinden üstün görerek, kimi de kendi düşüncesini dünyanın tek hakikati ilan ederek…
Sonra o duvarların arkasına geçer, kendimize güvenli alanlar inşa ettiğimizi zannederiz. Oysa farkında olmadan insanlığın ortak yaşam alanını daraltırız.
Ben bugün biraz bu duvarlardan söz etmek istiyorum. Çünkü mesele yalnızca insanların birbirinden farklı olması değil; farklılıklarımızı birbirimize karşı bir silaha dönüştürmüş olmamızdır.
Bir insanı tanımadan hangi dine mensup olduğunu soruyoruz. Hangi dili konuştuğuna, hangi ırktan geldiğine, hangi siyasi görüşü savunduğuna bakıyoruz. Daha gözlerinin içine bakmadan hakkında bir hüküm veriyoruz.

BİZ İNSANLARI FARKLILIKLARINDAN DOLAYI DEĞİL, FARKLILIKLARINI KABUL EDEMEDİĞİMİZ İÇİN KAYBEDİYORUZ.
BİR ÇOCUĞUN AÇLIĞI HANGİ DİLE, HANGİ DİNE MENSUPTUR?
Şimdi biraz da dünyanın gerçeklerine bakalım.
Bir tarafta israf edilen yiyecekler, gösteriş için kurulan sofralar, tüketimin bir yaşam biçimine dönüştürüldüğü hayatlar… Diğer tarafta akşam evine götüreceği ekmeğin hesabını yapan babalar, çocuğunun beslenme çantasına ne koyacağını düşünen anneler, okulda arkadaşlarının yanında mahcup olmamak için açlığını saklayan çocuklar var.
Bir annenin mutfağında tencere kaynamıyorsa o evde yalnızca yemek eksik değildir; umut da sessizce eksilmeye başlar.
Bir çocuk, arkadaşları gibi beslenemediği için başını önüne eğiyorsa orada yalnızca ekonomik eşitsizlik yoktur; çocukluğundan çalınan bir özgüven, zedelenen bir aidiyet ve büyüyen bir toplumsal yara vardır.
Açlık kimlik sormaz. Yoksulluk insanın kapısını çaldığında önce hangi siyasi görüşe sahip olduğunu öğrenmez. Bir annenin evladına bir lokma ekmek bulabilmek için verdiği mücadelede ırkın, mezhebin, dilin hiçbir karşılığı yoktur.
Bir çocuğun boş tabağına bakıp hangi milletten olduğunu sorabilir misiniz?
Bir annenin gözyaşına bakıp hangi inanca sahip olduğunu öğrenmek ister misiniz?
Benim vicdanım buna razı değil.
Çünkü bir insanın açlığı karşısında susmak, bazen bütün insanlık değerlerini yeniden sorgulamayı gerektirir.

EKONOMİK DUVARLAR: BİRİLERİ YAŞIYOR, BİRİLERİ HAYATTA KALMAYA ÇALIŞIYOR
Toplumsal ayrışmayı yalnızca din, dil ve ırk üzerinden okuyamayız. Ekonomik eşitsizlik de görünmez duvarların en sertlerinden biridir.
Aynı şehirde yaşayan iki insanı düşünün. Biri geleceğini planlıyor, diğeri ay sonunu getirebilmenin hesabını yapıyor. Biri ihtiyaçlarını seçerek karşılıyor, diğeri ihtiyaçlarıyla imkânsızlıkları arasında sıkışıyor.
Aynı kaldırımlarda yürüyorlar ama aynı hayatın içinde yaşamıyorlar.
Ekonomik yoksunluk yalnızca cebin boşalması değildir. İnsanın toplumsal hayata katılımını, eğitim olanaklarını, kültüre erişimini, kendisini değerli hissetmesini de etkiler. Gelir dağılımındaki adaletsizlik zamanla fırsat eşitsizliğine, fırsat eşitsizliği de kuşaktan kuşağa aktarılan bir yoksunluğa dönüşür.
Ve biz hâlâ birbirimizi anlamak yerine birbirimizi sınıflandırıyoruz.
Oysa yoksulluğu yaşayan insanı suçlamak kolaydır; yoksulluğu üreten koşulları sorgulamak cesaret ister.
Benim itirazım tam da burada başlıyor: İnsanların hayatını zorlaştıran duvarları görmezden gelip birbirlerine ördükleri duvarları büyütmelerine itiraz ediyorum.

DİNİMİZİ KONUŞUYORUZ, PEKİ MERHAMETİMİZİ YAŞIYOR MUYUZ?
İnanç, insanın kalbini güzelleştirmeli. Onu kibirden uzaklaştırmalı, merhamete yaklaştırmalı, adaleti gözetmeye çağırmalı.
Yüce dinimizde insanın yaratılıştan gelen değeri ve onuru vardır. Kur’an-ı Kerim’de Hucurât suresinin 13. ayetinde insanların bir erkekle bir kadından yaratıldığı, birbirlerini tanımaları için milletlere ve kabilelere ayrıldığı bildirilir. Üstünlüğün ölçüsünün ise takva olduğu ifade edilir.
Dikkat edelim: Birbirimizi tanımamız için farklı yaratılmışız; birbirimizi aşağılamamız için değil.
Peki biz ne yapıyoruz? Bazen inancı birleştirici bir değer olmaktan çıkarıp ayrıştırmanın aracına dönüştürüyoruz. Dindarlığı güzel ahlakla değil, görünüşle ölçüyoruz. İnsanların kalbine bakmadan hükümler veriyoruz.
Peygamber Efendimizin Veda Hutbesi’nde de insanların ırk ve soy üzerinden üstünlük taslamasına karşı güçlü bir mesaj vardır.
Öyleyse sormak gerekiyor: Dilimizde Allah’ın adı varken kalbimizde neden bu kadar öfke taşıyoruz? İnancımızda merhamet varken davranışlarımızda neden bu kadar acımasız olabiliyoruz?
Bir insanın inancını savunması başka, o inancı başkasına karşı bir üstünlük aracına dönüştürmesi başkadır.
İman, insanı büyütmeli; egosunu değil.

SİYASETİN, İDEOLOJİNİN VE ÖNYARGILARIN ARASINDA KAYBOLAN İNSAN
Farklı düşünmek bir toplumun zenginliğidir. Aynı düşünmek zorunda değiliz. Aynı siyasi görüşü savunmak, aynı hayat biçimini benimsemek, aynı değerleri aynı biçimde yorumlamak zorunda da değiliz.
Fakat birbirimize saygı duymak zorundayız.
Siyaset, insanlara hizmet etmenin aracı olmaktan çıkıp insanları birbirine düşman eden bir kimlik mücadelesine dönüştüğünde toplumun ortak zemini zarar görür.
Bir insanı yalnızca oy verdiği partiyle tanımlamak, bütün kişiliğini bir siyasi tercihe indirgemektir. Oysa o insanın da bir ailesi, emeği, sevinci, kaygısı, hayalleri ve kırgınlıkları vardır.
Bir düşünceye karşı çıkabiliriz. Bir kararı eleştirebiliriz. Bir politikayı yanlış bulabiliriz. Ama hiçbir fikir ayrılığı, bir insanın onurunu çiğneme hakkı vermez.
Demokrasinin gerçek gücü herkesin aynı şeyi söylemesinde değil, farklı seslerin birbirini susturmadan bir arada yaşayabilmesindedir.

SOSYOLOJİK BİR GERÇEK: ÖTEKİLEŞTİRMEK KOLAY, BİRLİKTE YAŞAMAK EMEK İSTER
Toplumlar yalnızca ortak değerlerle değil, ortak sorumluluklarla da ayakta kalır.
Önyargılar büyüdükçe insanlar kendi çevrelerine kapanır. Kendi düşüncesini destekleyenlerle konuşur, kendisine benzeyenleri kabul eder, farklı olanı tehdit olarak görmeye başlar.
Böylece toplumsal kutuplaşma derinleşir. Güven duygusu zayıflar. Dayanışma azalır. İnsanlar birbirlerinin acılarına yabancılaşır.
Oysa sosyal dayanışma, yalnızca aynı mahallede yaşamak değildir. Birbirinin hayatına karşı sorumluluk hissetmektir.
Bir komşunun çocuğunun aç olduğunu bilip kapısını çalabilmek, yaşlı bir insanın yalnızlığını fark edebilmek, engelli bir bireyin toplumsal hayata katılımı için sorumluluk almak, bir kadının şiddet karşısında yalnız olmadığını hissettirmek…
İşte toplumsal birlik dediğimiz şey tam olarak burada başlar.
Birlik, herkesin birbirine benzemesi değildir. Farklılıkların birbirinin yaşam hakkına saygı gösterdiği bir düzen kurabilmektir.

BİZ HANGİ DUVARIN TUĞLASINI TAŞIYORUZ?
Şimdi kendimize dürüstçe bakalım.
Bir insanı dış görünüşü nedeniyle yargıladığımızda, bir çocuğu ailesinin ekonomik durumuna göre sınıflandırdığımızda, farklı bir inanca sahip olduğu için birini hayatımızın dışına ittiğimizde, bizim gibi düşünmeyeni düşman ilan ettiğimizde…
Biz de o duvarın bir tuğlasını koyuyoruz.
Bazen bir cümleyle, bazen bir bakışla, bazen sessiz kalarak…
Üstelik duvarların en tehlikelisi, varlığını fark etmediğimiz duvarlardır. Çünkü insan, kendi önyargısını çoğu zaman hakikat zanneder.
Ben artık insanları birbirinden ayıran bu zihniyetin karşısında daha fazla söz söylememiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü sessizlik de bazen ayrımcılığın güçlenmesine alan açar.
Çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil, merhametli olmayı da öğretmeliyiz. Yalnızca haklarını savunmayı değil, başkasının hakkına saygı duymayı da öğretmeliyiz. Yalnızca kendi kimlikleriyle gurur duymayı değil, başkasının kimliğine de saygı göstermeyi anlatmalıyız.
Çünkü geleceği inşa edecek olan nesiller, bugün bizim birbirimize nasıl davrandığımızı izliyor.

SON SÖZ: BENİM TARAFIM İNSANIN TARAFI!
Benim bir tarafım var.
Aç kalan çocuğun tarafı. Evladına ekmek götürmek için mücadele eden annenin tarafı. Ötekileştirilen insanın tarafı. Haksızlığa uğrayanın, sesi duyulmayanın, emeği görünmeyenin tarafı…
Ben insanı önce insan olarak görebilmenin tarafındayım.
Bir insanın dili başka olabilir, inancı başka, teninin rengi başka, düşüncesi benden tamamen farklı olabilir. Ama bunların hiçbiri onun insanlık onurundan bir şey eksiltmez.
Benim için asıl mesele, kimin hangi tarafta durduğu değil; insanlığın hangi değerlerin yanında durduğudur.
Çünkü dünya, birbirine benzeyen insanların kurduğu kapalı bir bahçe değil; farklılıklarıyla birbirine hayat veren insanların ortak evidir.
Duvarları insanlar örer, evet. Ama o duvarların arkasında yalnızca başkalarını değil, kendi insanlığımızı da mahkûm ederiz.
Bir gün bu duvarları yıkacaksak taşla değil, merhametle yıkacağız. Önyargıyla değil, tanımakla; nefretle değil, adaletle; kibirle değil, vicdanla…
Ve belki o gün anlayacağız:

İNSANLIĞIN SINIRI DİN DEĞİLDİR, DİL DEĞİLDİR, IRK DEĞİLDİR, FİKİR DEĞİLDİR. İNSANLIĞIN SINIRI, BAŞKASININ HAKKINI VE ONURUNU ÇİĞNEDİĞİMİZ YERDE BAŞLAR.
Ben duvarların değil, köprülerin çoğaldığı bir dünya istiyorum.
Çünkü bu dünyada hepimize yetecek kadar gökyüzü, hepimize yetecek kadar umut ve birbirimize verebileceğimiz kadar merhamet var.
Yeter ki insan, insana yabancı olmaktan vazgeçsin.Sevgi ve muhabbetlerimle efendim.

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.