MÜDÜRDEN ÇOK MÜDÜRCÜLÜK OYNAYANLAR, ANAHTARI TAŞIYIP KAPI SAHİBİ SANANLAR !!!
İBADET İNSANI BÜYÜTMÜYORSA,
BİLKİ EGONLA BAŞ BAŞASIN. KENDİNİ TANIYAMAYANIN KULLUĞU, SADECE BİR GÖRÜNTÜDEN İBARETTİR MALESEF…
Bu haftaki yazım: Hayat sahnesinde şaşkınlık ile izlediğim film karesinden… Şimdi bu filmi birlikte yorumlayalım. Biliyorum ki size de çok tanıdık gelecek bu karakterler…
Bazı insanlar yetki sahibi olmadan otorite taklidi yapar. Elinde makam yoktur ama hüküm vermeye kalkar. Görevi hizmettir, fakat kendini denetleyen sanır. Sınırını ve duracağı yeri bilemez. Daha doğrusu haddini bilemez.
Modern zamanın sessiz zorbalığı biraz da burada başlar. İnsanı büyük zulümler kadar küçük iktidar hevesleri de yorar. Çünkü bazen mesele makam değildir; makamın gölgesinde büyüyen kibirdir.
Bu hâli iş yerinde görürüz…
Ailede görürüz…
Okulda, sokakta, kurumlarda görürüz…
Görev küçük olur, ego büyük…
Yetki az olur, tahakküm fazla…
Ve insan, hizmet ederken bile hükmetme hevesine düşebilir.
Bir başka dikkat çekici kırılma noktası da şudur:
Bulunduğu ortamı “görev yeri” değil de “kendi mülkü” gibi görmeye başlamak…
Burada artık mesele sadece iletişim değildir; algı bozulmuştur. Çalıştığı alanı sahiplenmek başka şeydir, kendine ait mutlak bir alan gibi görmek başka şey…
“Burada benim sözüm geçer” edası, çoğu zaman fark edilmez bir şekilde ahlaki bir eksikliğin dışa vurumudur. Çünkü bu dilde hizmet değil, hâkimiyet vardır. Düzen kurmak değil, üstünlük kurma arzusu vardır.
Oysa kurum dediğimiz yapı, şahısların değil ilkelerin alanıdır.
Kural, kişiden bağımsızdır.
Makam, kişiyi büyütmek için değil, sorumluluğu düzenlemek içindir.
Ve en önemlisi; yerini bilmek, insan olmanın en sessiz ama en güçlü göstergesidir.
İnsan sınırını unuttuğu yerde başkalarının sınırına yük olur.
Kendi yerini bilmeyen, başkasına yer bırakmaz.
Bu yüzden mesele sadece iş ahlakı değildir; bu aynı zamanda bir karakter meselesidir. Çünkü ahlak, insanın kendine biçtiği konumla başlar.
Oysa asıl soru şudur:
İnsan başkasına üstünlük kurarken kendine hiç bakıyor mu?
Çünkü insanın asıl makamı kalbidir.
Kalp bozuldu mu ibadetin de görüntüsü kalır.
Bugün yalnız iş hayatında değil, maneviyatta da büyük bir yanılgı var:
Bazıları yolculuk yapmayı yol almak sanıyor. Ahhhh yanılgılar!
Kutsal beldelere gitmekle kalbin arındığını sanıyor.
Oysa bedenin bir yerde olması başka, ruhun olgunlaşması başka…
Kâbe’yi görmek kolay, nefsi görmek zor.
Tespih çekmek kolay, kibri bırakmak zor.
Namaz kılmak kolay, namazın insanı dönüştürmesi zor.
Asıl mesele şudur:
Gerçekten ibadet mi ediyoruz, yoksa ibadet görüntüsü mü taşıyoruz?
Gerçekten ahlak mı inşa ediyoruz, yoksa sadece bir kimlik mi temsil ediyoruz?
Çünkü ibadet insana merhamet kazandırmıyorsa…
Hac, umre, namaz insanda tevazu üretmiyorsa…
Dil yumuşamıyor, kalp incelmiyor, kul hakkına hassasiyet artmıyorsa…
orada şekil vardır, öz eksiktir.
İnsan bazen seccadede büyürken ahlakta küçülebiliyor.
İşte asıl tehlike budur.
Müdürden çok müdürcülük neyse,
takvadan çok takva gösterisi de odur.
İkisi de görüntü üretir, hakikat üretmez.
Bir insan ibadet edip de başkasını küçük görüyorsa, orada ibadet değil benlik konuşuyordur. Çünkü gerçek kulluk insana sertlik değil vakar verir. Üstünlük değil tevazu verir. Tahakküm değil adalet verir.
İbadetin meyvesi ahlaktır.
Ahlak yoksa sorgulanması gereken sadece davranış değil, niyettir.
Ve belki bugün hepimizin kendine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten dönüşüyor muyum, yoksa sadece bir rol mü taşıyorum?
Çünkü bazen insanı Allah’a yaklaştıran en büyük adım; gittiği yerler değil, içindeki kibri terk edişidir.
Ve bazen asıl ibadet; kimseyi incitmeden, kimseye üstünlük kurmadan, sadece “yerini bilerek” yaşayabilmektir.
Kural önemlidir.
Makam önemlidir.
Ama en önemlisi; insanın kendi yerini bilmesidir.
Her zeminde hak ve adalet duygusunun tavizsiz şekilde yerleşmesi, makamın değil hakkın konuştuğu bir düzenin inşası duasıyla; bu satırların idraki açığa çıkaran bir uyarı ve kalplere şifa olmasını temenni ederim.