Madımak’tan Yükselen Duman Hâlâ Dağılmadı
Bazı yangınlar yalnızca binaları yakmaz.
Bazı yangınlar, bir milletin vicdanına düşer.
2 Temmuz 1993’te Sivas’ta yükselen alevler, Madımak Oteli’nin duvarlarını kül etti; fakat asıl yanan, insanlığın ortak değerleri oldu. O gün kaybettiğimiz canlar kadar, birlikte yaşama kültürümüz de ağır bir yara aldı.
Aradan otuz yılı aşkın zaman geçti.
Takvimler değişti, hükümetler değişti, nesiller büyüdü.
Ama değişmeyen tek şey, vicdanlarda hâlâ cevap bekleyen sorulardır.
Bir insanı diri diri yakabilecek kadar nefret nasıl üretilir?
Kalabalıklar, bireysel vicdanlarını hangi noktada kaybeder?
Ve en önemlisi…
Allah’ın adı anılarak işlenen bir cinayet, Allah’ın dinine nasıl mal edilebilir?
Edilemez.
Çünkü İslam’ın ilk emri okumaktır; ilk mesajı merhamettir; temel ilkesi ise adalettir.
Kur’an, bir masumu öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle eş değer görür. Böyle bir dinin adına insanlar yakıldıysa, burada sorgulanması gereken din değil, dini istismar eden zihniyettir.
İşte Türkiye’nin asıl yüzleşmesi gereken gerçek budur.
Din, insanı yüceltmek için vardır.
Nefreti büyütmek için değil…
Vicdanı güçlendirmek için vardır.
Kalabalıkları öfkeye teslim etmek için değil…
İnsanları kardeş yapmak için vardır.
Birbirine düşman etmek için değil…
Madımak bize şunu öğretti: Fanatizm, yalnızca hedef aldığı insanları öldürmez; toplumun ortak geleceğini de zehirler.
Nefret söylemi önce kelimeleri kirletir.
Sonra zihinleri…
En sonunda da elleri…
İşte bu yüzden hiçbir nefret dili masum değildir.
Hiçbir ayrıştırıcı söylem “sadece sözden ibaret” değildir.
Çünkü tarihte işlenen büyük insanlık suçlarının neredeyse tamamı, önce kelimelerle başlamıştır.
Bugün yapılması gereken; geçmişi siyasetin malzemesi yapmak değil, tarihten ders çıkarmaktır.
Acıları yarıştırmak değil, hepsinin karşısında aynı vicdanla durmaktır.
Sivas’ta ölen de bizim insanımızdı.
Maraş’ta ölen de…
Çorum’da ölen de…
Gazi’de ölen de…
Terörün hedefi olan da…
Kim olursa olsun, masum bir insanın hayatı; ideolojilerden, mezheplerden, etnik kimliklerden ve siyasi hesaplardan daha değerlidir.
Gerçek adalet de ancak bu ilkeye sadık kalındığında mümkündür.
Bugün bize düşen görev, yeni nefretler üretmek değil; yeni köprüler kurmaktır.
İslam’ı fanatiklerin eline bırakmamak…
Cumhuriyet’i kutuplaşmanın aracı hâline getirmemek…
Hukuku, herkes için eşit işletmek…
Ve çocuklarımıza öfkeyi değil, merhameti miras bırakmaktır.
Çünkü bir ülke, geçmişini unutursa aynı acıları yeniden yaşar.
Ama geçmişinden ders çıkarırsa, geleceğini yeniden inşa eder.
Madımak’ın alevleri yıllar önce söndü.
Fakat o gün yükselen duman, hâlâ hepimize aynı soruyu fısıldıyor:
“İnsanlık olarak gerçekten ders alabildik mi; yoksa sadece acıyı anmakla mı yetindik?”
Bu soruya verilecek cevap, yalnızca geçmişimizi değil, geleceğimizi de belirleyecektir.