Şehrin Üzerine Çöken Sessizlik
“İnsan, yaşadığı yere benzer.” demiş Edip Cansever. Gerçekten de şehirlerimizin ruhu değiştikçe bizler de değişiyoruz. Beton yükselirken gönüller daralıyor, yollar uzarken insanlar birbirinden uzaklaşıyor.
Bir zamanlar kapılar ardına kadar açıktı. Çocuk sesleri avlulardan taşar, komşunun derdi bütün mahallenin meselesi olurdu. Şimdi ise aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını dahi bilmiyor. Kalabalıkların ortasında derin bir yalnızlık yaşıyoruz.
Cemil Meriç, “Bu ülke, insanını kaybettiği gün her şeyini kaybeder.” derken yalnızca bir dönemi değil, bütün zamanları anlatıyordu.
Çünkü insanın kaybolduğu yerde medeniyet de eksilir.
Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında.” dizeleriyle modern insanın ruh hâlini yıllar öncesinden tarif etmişti. Bugün de pek çoğumuz ne geçmişe aitiz ne de geleceğe; bir telaşın içinde, kendimize yabancılaşarak yaşıyoruz.
Büyük şehirler bize hız kazandırdı ama huzur vermedi. Teknoloji sesimizi uzaklara taşıdı, fakat kalplerimizi birbirine yaklaştıramadı. Oysa Yunus Emre asırlar önce şu hakikati söylemişti:
“Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz.”
Belki de bütün mesele, bu kısa cümlede gizlidir. Çünkü dünya, üzerine kavga etmeye değmeyecek kadar geçici; birbirimizi incitmeye değmeyecek kadar kısadır.
Fyodor Dostoyevski, “İnsanın en büyük ihtiyacı, anlaşılmaktır.” der. Bugün insanlığın yaşadığı en büyük yoksulluk da budur. Birbirimizi dinlemiyoruz, anlamıyoruz, yalnızca konuşuyoruz.
Ve yine Cahit Zarifoğlu’nun o sarsıcı cümlesi kulağımızda çınlıyor:
“İnsan bir kere bir yere geç kalınca, hep geç kalır.”
Belki de merhamete, komşuluğa, dostluğa ve insanlığımıza geç kalıyoruz.
Şehirlerin ışıkları bir gün sönecek. Yüksek binalar, geniş caddeler, gösterişli meydanlar zamana yenilecek.
Fakat geride bir tek şey kalacak: Bir insanın başka bir insana gösterdiği iyilik.
Çünkü medeniyetin gerçek ölçüsü, inşa edilen binalar değil; koruyabildiğimiz insanlıktır.