PASTAmı SOMUNmu
Kumla sahilinde sabahlar hep aynı başlar.
Deniz gece boyunca sakladığı sırları kıyıya usulca bırakır…
Güneş ise hiçbir şey olmamış gibi doğardı.
Kumlanın en erken uyananı oydu.
Adını bilen bile çok azdı.
Her sabah aynı ritüel.
Sırtında eski ama temiz bir yelek, yanında köpeği ile fırına girer, tek bir somun ekmeği alırdı.
Fırıncı artık sormazdı “pide yeni çıktı ister misin”
Yanıtını biliyordu.
Adamın ihtiyacı ekmek değildi.
Somun sadece bahaneydi.
Sahilde, rüzgarın biraz daha yumuşak estiği bir bankta bir kadın otururdu.
Ne dilendiği görülmüştü, ne de konuştuğu duyulmuştu.
Gelecekten ne bir beklentisi vardı, nede şikayeti.
Sadece vardı.
Ama öyle bir varoluştu ki bu…
Onun bu sakinliği bazı insanları huzursuz ederdi.
Bazı insanlarsa ona baktığında kendini görürdü.
Adam her sabah gün doğumunda, her akşam gün batımında onun yanına otururdu.
Somun ikiye bölünürdü.
Ne “al” derdi adam…
Ne “ver” derdi kadın
Sadece paylaşılırdı.
Beldede yaşayan halk bu suskunluklarına bir anlam veremezdi.
İnsanlar anlamadıklarını küçümser.
“Deli bunlar…” derlerdi.
“Yalnızlıktan kafayı yemişler.”
Oysa onlar yalnız değildi. Sadece kalabalıklara ihtiyaç duymuyorlardı.
Yaz olunca her şey değişirdi
Yeni insanlar gelirdi
Yeni arabalar
Yeni kahkahalar
Yeni satıcılar
Yeni çığlıklar…
Kışın sakinliğine inat Sahile yeni masalar kuruldu
Masalara çeşit çeşit yiyecekler, pastalar, börekler taşındı
Hayat bir anda “güzelmiş gibi” görünmeye başladı.
Bir akşam, ışıklar altında kahkahalar yükselirken, genç bir ses duyuldu
Amcaa…
-Her gün kuru ekmekle uğraşıyorsunuz gelin size iki parça pasta verelim de yiyin.
Adam başını kaldırdı. Gözlerinde ne bir öfke vardı, ne bir küçümseme.
Sadece yorgun bir bilgelikle.
-Benim karnım tok evlat dedi.
-Ben buraya başka bir açlığımı doyurmaya geliyorum.
Genç adam güldü…
-Bu devirde boş ekmekle doyan mı var
Adam sustu.
Çünkü bazı yanıtlar kelimelerle verilmeyeceğini biliyordu.
O sırada kadın başını kaldırdı.
İlk kez konuşuyordu.
Sesi ince ve keskindi.
-Bu adam beni doyurmuyor…
-Beni görmesi doyuruyor… dedi
Rüzgarın yönü değişti o an.
Masalarda ki kahkahalar bir anlığına sustu. Önlerinde çeşit çeşit yiyecekler vardı ama kimse elini uzatamadı.
Gece yavaşça çökmüştü.
Işıklar teker teker sönmeye başlamıştı.
Müzik sustu.
Herkes evine dönüyordu.
Ama o iki insan…
Yine aynı bankta kaldı.
Adam fısıldadı…
-Ben seni geç tanıdım…
Kadın hafifçe gülümsedi.
-Sen beni değil, kendini geç tanımışsın.
Adamın gözleri doldu.
-Bir zamanlar… dedi,
-Ben de görmezdim. -İnsanları değil, sadece işime yarayanları görürdüm.
Kadın başını salladı.
-Herkes birilerini görmezden gelir ama bazıları bunun farkına bile varmaz.
Derin bir sessizlik…
Sabah olduğunda kasaba yine uyanıyordu.
Deniz aynı denizdi…
Güneş yine pırıl pırıldı.
Ama o bank…
Boştu.
Ne kadın vardı…
Ne adam…
Sadece bankta yarım bir ekmek parçası duruyordu.
Ve yanına bırakılmış küçük bir not…
“Görmek, en büyük doyumdur.”
O günden sonra sahil beldesinde bir şey değişti.
İnsanlar hala pasta, börek yiyordu ama bazıları ilk kez etrafına bakarak yemeye başlamıştı.
Ve belki de hikayenin en sessiz gerçeği şuydu…
Onlar gitmedi.
Sadece görünmeyenlerin arasına karıştılar.
“bu dünyada en büyük açlık midede değil, görülmemiş kalplerdedir.