İçerü Bene Doğru…
Bu aralar kayboluşlar var…
Sessiz, kimsenin fark etmediği, içime içime giden kayboluşlar.
Gürültüyle değil; tam tersine, ağır bir suskunlukla oluyor her şey. İnsan dışarıdan bakınca hâlâ yerinde sanıyor kendini ama içeride bambaşka bir yolculuk başlamış oluyor. Karanlık yollar, adı konulamayan korkular ve yüreğin taa derinliklerinde saklanan yitik bir ben… Bir de içerü ben. Kimsenin bilmediği, hatta bazen benim bile yüzleşmeye cesaret edemediğim o derin benlik.
O karanlık yollar kolay değil. İnsan her adımda biraz daha yoruluyor, biraz daha eksiliyor. Çırpındıkça batıyormuş gibi hissediyor; çıkmak isterken daha da içine çekiliyor karanlığın. Kayboluşlar var bu yollarda, bitişler var… Ama her bitiş bir yok oluş değil; bazen sadece kabuk değiştirmektir. Bunu anlamak zaman alıyor. Çünkü karanlıkta insan, ışığın varlığını bile unutabiliyor.
Aydınlığa hasret kalıyor kalp. Bir doğuş zamanına gebe olduğunu hissediyor ama sancının ne zaman biteceğini bilmiyor. Yitik, bitik, sürgün yemiş bir hâlde ilerliyor insan. Esaret dolu yollardan geçiyor; korkuların, pişmanlıkların, “keşke”lerin zincirlerini sürüyerek… Ama yine de yürümeye devam ediyor. Çünkü en derin karanlıkta bile bir yerlerden sızan incecik bir ışık oluyor.
İşte o sızıntı…
Kurtuluşa açılan kapı gibi.
İnsan o ışığı ilk gördüğünde emin olamıyor: gerçek mi, hayal mi? Ama kalp tanıyor onu. İçgüdüsel bir yönelişle, adım adım, düşe kalka o ışığa doğru ilerliyor. Her adımda biraz daha kendine yaklaşıyor aslında. Çünkü bu yol, dışarıya değil; içeriye çıkan bir yol.
Kendimi ve benliğimi ararken buluyorum kendimi o bitmek tükenmek bilmeyen, upuzun ve zorlu yollarda. Sonu belli olmayan, meşakkatli, sabır isteyen bir yol bu. Ama insan fark ediyor ki, bazı yolların sonu belli olmak zorunda değil. Yolda olmak, aramak, yüzleşmek başlı başına bir anlam taşıyor.
Bu yol vuslata doğru uzanıyor. Ama vuslat, sanıldığı gibi bir varış noktası değil sadece. Vuslat, insanın kendisiyle barışması, parçalarını yeniden bir araya getirmesi, içerü benle yüz yüze gelmesi. Yaralarını inkâr etmeden, kırıklıklarını saklamadan, olduğu hâliyle kabul etmesi.
Ve umut…
İnsan her şeyi kaybettiğini sandığında bile umut kalıyor. Çünkü umut, sonu sonsuz güzelliklere açılan bir kapı gibi. Bazen çok uzakta, bazen çok silik ama hep orada. İnsan yürüdükçe büyüyor, yaklaştıkça aydınlatıyor.
Belki hâlâ karanlıktayım.
Belki hâlâ yitik ve bitik hissediyorum kendimi.
Ama yürüyorum.
Işığa doğru.
Vuslata doğru.
Ve bu bile başlı başına bir direniş, bir doğuş, bir yeniden var oluş.
Vesselam…
Bazı kayboluşlar, insanı kendine götürür.